TEVFİK FİKRET LİSESİNDE OKUMA ZAMANI

Turquie Européenne, 16 mayıs 2015 cumartesi,  Olivier Delahaye

Le temps de lecture au Lycée Tevfik Fikret - Turquie Européenne.pdf

http://turquieeuropeenne.eu/5721-le-temps-de-lecture-au-lycee-tevfik-fikret.html

Bir süre önce, baş karakterini Peter Brook’un fetiş oyuncusu, aynı zamanda tükenmez bir hikayeci, Afrika’nın kültür, tarih ve insanlık elçisi muhteşem Sotigui Kouyaté’den esinlenerek çektiğim Soleils filmini tanıtmak üzere Ankara’ya davet edildim. Filmi Sotigui’nin büyük oğlu Burkinalı Dani Kouyaté ile birlikte çekmiştik.

Bu Ankara ziyareti benim için gerçek bir deneyim oldu: Afrika, yüzyıllardır keşif, kölelik, kolonileşme, samimi sevgi ve işletme aracılığıyla oluşturulmuş, başta Fransızlar olmak üzere diğer Avrupalıların Afrika’yla olan yakınlığına sahip olmayan ev sahibim Türkler açısından merak demekti: Afrika onlar için bilinmeyen topraklardı ve Soleils ile bir keşfe çıkıyorlardı.

Fransızca eğitim veren bir Türk lisesinin öğrencilerine filmi tanıtmak üzere davet edilmiştim, bu da ev sahiplerimin ikinci merak konusuydu: Fransız dili ve kültürü. Anaokulundan bakaloryaya dek öğrenci yetiştiren bu lisede, karışık kökleri, tarihleri ve kültürleriyle gurur duyan ve bu zenginliklerine Fransızcanınkileri de eklemekten korkmayan bireylerle karşılaştım. Ellinci yılını kutlayan bu lisede Fransız kültürüyle var olan uzun soluklu yakınlık geleneği yaşatılıyor. 16. Yüzyılda Sultan Süleyman 1. François’yla bir ortaklık anlaşması imzalamıştı. Özellikle XIX ve XX. Yüzyıllarda çok sayıda aydın ve sanatçı kendileri için ışığın kaynağı gibi görünen bu kültürden beslenmek amacıyla Fransa’ya geldi. Ayrıca Fransa’da kilise ile devletin ayrılmasını sağlayan 1905 yasasının ardından Fransız devlet okulları Osmanlı İmparatorluğu içinde var olmaya başladılar. Tevfik Fikret Lisesi onlardan biri değil; bir Fransız lisesi değil, dini bir lise değil, Türk ve laik bir lise, eğitimini büyük ölçüde Fransızca veren Türk hukuku ve eğitim sistemine bağlı bir lise. 1867’de Osmanlı İmparatorluğu’nda doğan ve Birinci Dünya Savaşı kargaşasında 1915’te ölen en büyük Türk şairlerinden birinin adını taşıyor. Babası Türk, annesi Giritli olan Tevfik Fikret; bugün bile Anadolu halkının çoğunun genlerinde var olan ve sık görülen bir karma: İstanbul’da bulunan Galatasaray Fransız Lisesi’nde bu kurumda öğretmenliğe başlamadan önce aynı okulda eğitim gören Tevfik Fikret, modern Türk şiirinin babası olarak kabul ediliyor.

Dani ve benim ortak tarihimiz, değerlerimiz, önyargılarımızın bazıları ve özellikle de Afrika’ya dair olumlu bakış açımızla çektiğimiz Afrika’ya ait Soleils filmini bu lisenin farklı yaş ve sınıflarından öğrencileriyle konuşmak üzere işte bu liseye davetliydim. Kısa sürede mesleğim, sinema, yazın ve yönetmenlik ile benim Türk sinemasına dair bilgim ve bakış açım üzerine sorular yağmaya başladı. İlk çekingenlik aşıldıktan sonra bu genç kız ve delikanlıların tüm açık görüşlülük, ilgi, merak, espri ve sempatileriyle bana soracak binlerce sorusu olduğu ortaya çıktı! Öğle yemeğinden önce bana, şekil kadar ifadelerde de güzel bir özgürlük, içinde bulundukları toplum ve dünyaya dair keskin bir bilinç gösterdikleri, diken gibi eleştirel ve esprili yaklaşımlar içeren kendi çektikleri yarım düzine kadar kısa metrajı izlettiler.

Yasa gereği pazartesi sabahları göndere çekilen bayrak huzurunda milli marş ve okul marşını söyleyerek haftaya başlayan bu lisede öyle bir ortam var ki. Ben de bir pazartesi sabahı oradaydım ve bayrağın göndere çekilişine şahit oldum. İlk aklımdan geçen milliyetçilik oldu. Kesinlikle öyle, ancak muhataplarımdaki milliyetçilikte dar görüşlü bir milliyetçilik anlayışına bağlı sorgulanabilir ifadelerden veya açılım eksikliklerinden eser yok: Öğrenciler, öğretmenler ve idareciler tam da bunun tersi bir tutum içindeler. Okulun koridorlarını süsleyen öğrenci eserleri, Maupassant portreleri, Céline alıntıları (kendi kendime işte Clèves’li Prensesten korkmayan insanlar dedim) arasında kısa metraj gösterimleri, öğrenciler ve öğretmenler arasındaki mecburiyetsiz hatta duygusal saygı ilişkisini ortaya koyarak bu izlenimimi pekiştirdi. Okulun büyük yemekhanesinde Müdire Hanım Ayşe Başçavuşoğlu ile yemeğimizi yerken bana okuldaki hayatı ve işleyişi anlattı. Kendisi de Fransız ortaokul ve liselerini ziyaret etmiş ve Fransa’dan yeni dönmüştü. Her iki ülkenin eğitim sistemlerine, kültürlerine ve özgünlüklerine son derece hakim, Strasbourg’da olduğu kadar Trabzon’da da kendi evindeymiş gibi duran bu kültür ve tecrübe timsali kadınla, Nazım Hikmet’ten Edmond Rostand’a uzanan son derece zenginleştirici bir sohbet fırsatı buldum.

Esas deneyimin büyüğü, yemek sonrası bu lisede çalışan arkadaşımla buluşacağım öğretmenler odasında buluşacağım zaman ortaya çıktı. Beni yönlendirmeden önce Ayşe Hanım mutlaka 13.35’ten önce orada olmam gerektiğini belirtti, çünkü pazartesi 13.35’te haftanın diğer tüm günlerinde olduğu gibi Tevfik Fikret lisesinde bir mucize gerçekleşiyordu. Gerçek bir mucize, işte bahsetmek istediğim de buydu. Haftanın her günü, her hafta, her ay, tüm sınıflarda, lisenin tamamında, saat 13.35’te sakin bir zil sesi, ani inen sessizliğin takip ettiği bir melodi duyuluyor ve okuma saati başlıyor. Evet, Tevfik Fikret Lisesi’nde her gün, herkes, öğrencisi, öğretmeni, idarecisi, herkes bir kitap alıyor, oturuyor ve yirmi dakika boyunca okuyor. Bu bana inanılmaz geldi. Doğruluğunu görmek istedim, birkaç öğretmenin kitabına daldığı öğretmenlerden odasından çıktım; neredeyse tümüyle sessizliğe eşlik eden bir klasik müzik parçası koridorlara sessizce yayılıyordu.

Sınıftan sınıfa gezdim, kapılardaki camlardan içeri baktım; herkes, öğretmenler, öğrenciler herkes kitabının içine çekilmişti. Özel camlı bir duvarla birinci kat holünden ayrılan Müdire Hanımın bürosuna doğru uzandım. Masasının ardında Ayşe Hanım sakince kitabını okuyordu. Dönüşte sadece, o günkü Tevfik Fikret Lisesi ritüeline katılmamak için geçerli sebepleri olduğunu sandığım bir iki kişiyle karşılaştım. Yirmi dakika boyunca lise tümüyle sessizdi. Herkes emir veya dayatılan müfredat gereği değil, ne istiyorsa onu, istediği dilde okuyordu. Sadece, gerçek anlamda hiçbir şeyin gelip bozamadığı, hep birlikte okuma keyfi hüküm sürüyordu. Ne muhteşem! Bunun disiplinle, baskıyla, cezayla ilgisi yoktu, bu anaokulundan lise sona kadar bu çocuklarca deneyimlenen keyif, zekâ ve güzel beyin jimnastiğiydi. Kendime, ne kadar şanslılar, dedim. Tevfik Fikret Lisesi’ndeki öğrencilik hayatları boyunca her gün her gün okuma alışkanlığı kazanıyorlar. Hayata başlamak için ne güzel bir hediye! Öğretmenlerin okuduğu hikayelerle ilk çocukluk günlerini yaşamak, veya daha sonra çocukluk ve ergenlik boyunca size şekil verebilecek metinlerle, yazarlarla temas halinde olmak, kendi ritminde, istekleri, keşifleri, bazılarıyla paylaştıkları zevkleri doğrultusunda okumak, çizgi roman dünyasına veya Türk, Fransız, Rus, İngiliz ya da Japon edebiyatına dalmak, okumak, keyif için tekrar okumak, ama bunu yaparken de son derece bireysel keyfinizi bozmadan başkalarınca da paylaşıldığını bilmek, herhangi bir yetkili tarafından seçilmemiş metinleri tümüyle özgürce okumak, tercihlerinin sahibi olmak. Ne mutluluk!

Yaşadığım şeyden afallamış halde öğretmenler odasına döndüm. Türk ve frankofon bu okul, bünyesinde var olan çocuklar kadar yetişkinlere de paylaşma şansını; kültürleri, dilleri, okuyarak edinilen entelektüel, edebi, sanatsal deneyimleri paylaşma ve okumanın sükûnet ve huzuru içinde ortak anları paylaşım şansını olanca özgürlüğüyle sunuyor. Ve sabahtan beri konuştuğum bu gençlerin nasıl olup da bu denli açık, sakin, yorgunluktan uzak olduklarını, her gün okuma keyfini de paylaştıkları ve kendilerini eğiten yetişkinlerle nasıl olup da böyle güzel ilişkiler kurduklarını anladım. Ayşe Hanıma bu ritüelin kaynağını sorduğumda, 2001 yılında bir sınıf öğretmeninin fikir olarak ortaya attığını ve iyi bir fikir olduğu için uygulanmaya başladığını anlattı. En başında, okumayı henüz bilmeyen ve okunanı dinleyen miniklerin aileleri, üniversite sınavına odaklandığı için zaman kaybedeceğinden endişeli büyükler ve okumanın bir mecburiyet olarak sunulmasının anlamsız olduğunu düşünenlerin oluşturduğu bazı engel ve direnişi aşmak gerekmiş. Müdire hanımın karakterini tanımlayabilecek pragmatik yaklaşım ve zekayla bu harika girişim yaşatılmış ve Tevfik Fikret’teki herkes okuma saatine keyifle katılır olmuş.

Tüm bunlar bende bir görüş ve öneri oluşturdu. Değerlerimizi paylaşmadıkları gerekçesiyle Türklerin Avrupa’nın parçası olamayacağını yinelemekten hoşlananlar için bu girişim bir yalanlama niteliğinde: Tevfik Fikret lisesi öğrencileri yabancıların çocukları değil; büyük çoğunluğu Müslüman geleneğe sahip, Türk ve küresel kültüre sahip çocuklar. Sizin çocuklarınızdan ne farkları var? Onlar gibi, Flaubert, Hugo, Shakespeare, Giono, Deleuze veya Carrère okuyorlar, ve onlar bunu “müfredata dahil” diye değil, kendilerine hitap ettiği için, kendiliklerinden keşfederek ve zeka, şiir, duygu ve mantıkla tanışmalarını sağlayan günlük ve uzun okuma alışkanlıkları çerçevesinde okuyorlar. Bu düzenli okurlarla, Fransız kimliği savunucusu olduğunu iddia edenlerle olduğundan daha fazla paylaşacak şeyim var ve kendimi onlara çok yakın hissettim.

Önerim ise o kadar net ki, o kendini ortaya koyuyor. Sayın Milli Eğitim Bakanı, Tevfik Fikret Lisesi müdiresi Ayşe Başçavuşoğlu’nu arayınız (siz ve ben kadar Fransızca konuşuyor) ve bu denli faydalı ritüeli nasıl hayata geçirdiğini, Tevfik Fikret Lisesi’nde bulunma şansı olan herkesin bu güzel her gün okuma alışkanlığını nasıl hayatta tuttuğunu sorun, dünyaya mal olmuş yazarları, fikirleri ve duyguları bu her yaştan gencin içine nasıl soktuklarını ve özellikle bunların faydalarını sorun. Ankara’ya gidin ve bu öğrencilerle tanışın, okulun duvarlarına bakın ve kendilerini ifade etmekteki özgürlüklerini kendiniz görün. Frankofon ve Fransızca sever bu Türklerin nasıl bir cömertlikle katkılarımızın karşılığını verdiklerini siz de takdir edeceksiniz.